gezgin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezgin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ekim 2014 Pazartesi

TOSCANA notları






İtalya benim ikinci  memlekettir ve kendimi en iyi hissettiğim ülke. Tüm yaz herkes tatildeyken evde oturup çalışan ben, eylülde artık dayanamayıp kendimi ödüllendirmek istedim ve hem ani Londra programım nedeniyle hem de İtalya’nın vermiş olduğu rahatlıkla plansız programsız ve acillerde extra vitaminli serumlar alarak yola çıktım.
Bu seyahatimde tek planladığım rotalarımdı.
İstanbul - Bologna - Floransa- Siena- Pisa- Luca - Verona - Bologna - İstanbul. Böyle geniş bir çember ( hatta kalbe benzer) çizecektim.
Son gün back-up travel’ın müdürlerinden sevgili Tangül’ün bana gönderdiği önemli başlıklardan oluşan görülmesi gereken yerler çıktısını da yolda okurum diye çantama atıp sabah yola koyuldum. Hayatımın en küçük valizi ve ekipman çantasıyla.
Bu seyahatleri başlıklar halinde sizlerle paylaşmayı düşünüyorum. Ama öncesinde bu geniş çember Toskana bölgesi hakkında biraz genel bilgi vereyim.

Toskana, (İtalyanca: Toscana) İtalya'nın 1934 Anayasası ile kısmi bölgesel özerklik verilmiş 20 bölgesinden birisidir.
İdare merkezi Floransadır. Dünyaca ünlü Pisa Kulesi Toskana'nın Pisaşehrindedir.Toskana'nın en büyük kenti olan Floransa İtalyan Rönesans'ının merkezi sayılır.
Toskana, manzarası ve güzel sanatlara ait olan miras yönüyle tanınır. Altı Toskana bölgesi Floransa tarihi merkezi (1982), Siena tarihi merkezi (1995),Pisa Katedrali alanı (1987), San Gimignano tarihi merkezi (1990), Pienzatarihi merkezi (1996) ve Val d'Orcia (2004) yıllarında  UNESCO koruması altına alınmıştır.

Toskana İtalya'nın merkez bölgesi olup, kuzeyde Emilia-Romagna, kuzey-batıda Liguria, batıda Tiren Denizi, doğuda Umbria veMarche, güney-batıdaLazio ile sınırdır. Topraklarının üçte ikisi tepelik ve dörtte biri dağlıkdır. Geri kalan kısımlar ise Arno Nehri'nin şekillendirdiği vadideki düz ovalardır. (vikipedi)


*Toscana bölgesine ait arma 



Bölgeye ait kısa bir bilgi verdikten sonra şimdi sırası ile seyahatime ait notları sizlerle paylaşabilirim. ilk olarak bu rotamın başlangıç ve bitiş noktası olan şehir Bologna'dan başlayayım. 

*Toscana bölgesine ait bayrak 
BOLOGNA :
"Kızıl Şehir" olarak da anılan Bologna, Orta Çağ mimarisinin birçok örnekleriyle doludur ve ismini de binaların çoğunun kırmızı tuğlalı olmasından almıştır. Aynı zamanda "Bolonez sos" adını bu şehirden almıştır.
Şehir ayrıca lâkabındaki "kızıl"a da gönderme yapılabilecek düzeyde solcubir şehir olmasıyla tanınır. 1088'de kurulan üniversitesi, Avrupa'nın en eski üniversitesi olarak bilinir. DanteErasmus ve KopernikBologna Üniversitesi'nin ünlü öğrencilerinden bazılarıdır.
Bologna, sık sık üst şehirlerden biri olarak sıralanır, İtalya'daki yaşam kalitesi koşullarında: Bologna 2006 yılında 5nci ve 2007 yılına ise 12nci olup; 103 İtalyan şehrinin dışındadır.[2] Bu durum onun, kuvvetli endüstriyel geleneği, hayli gelişmiş geniş sosyal hizmet alanı ve onun ülke içindeki çok önemli transit ve demir yollarının çapraz noktada bulunmasından kaynaklanmaktadır.

Diğer bir özelliği de İtalya gibi futbol fanatiği bir ülkede basketbola olan tutkusudur. Devamlı Euroleague'de oynayan iki önemli basketbol takımına sahiptir. (wikipedia)

Sabahın oldukça erken bir seyahatinde oldukça yorgun ve hasta olarak uçağıma biniyorum. Detaylarla size sıkmayacağım ama bilinki evden çıkışım da uçakta yolculukta aslında her zamanki gibi  başlı başına birer güzel hikaye.
Yaklaşık 2 saat sonra Kızıl şehir bologya ya inip önce yanımdaki koltuk arkadaşlarımla bir hoşbuldum kahvesi içiyoruz havaalanında sonra taksiyle şehir merkezi tren istanyonu ve ordan arkadaşlarım Floransa ya giderken ben iki gün sonra görüşürüz deyip taksiyle istasyona 5 dk uzaklıktaki otelime varıyorum. Aslında bu hayatımda bir ilk. Çevremdeki gezgin grupların etkisiyle ( sırtçantalı tarzı super gezgin gruplar) ben de şu hostelleri deneyeyim deyim son dk merkeze yakın diye bir hostel seçiyorum. Bakalım kötü bulursam gider 4 yıldız klasiğimi yaparım nasılsa diyerek giriş yaparken odamın karma yatakhane oluşun duymak yüzümde tuhaf şekillere sebep oluveriyor bile. Burası bence olabilecek en iyi hostel. Öncelikle inanılmaz merkezi bir yapıda ve benim için önemli olanı zaten bu özelliği. Ayrıca çok katlı, çok büyük ve yurtlara benzer bir kurulmuş düzeni var.
Yine de tüm bunlar şaşkınlığıma neden oluyor. Çünkü alışık olmadığım bir seyahat içindeyim. Çantalarımı taşıyan yok, alıştığım lüks yok ve odada internet yok, banyo yok…
Odama girdiğimde 4 yatak bir lavobo “eyvahlar olsun bu ne şimdi” dedirtirken o içimdeki herşeyde bi güzeli, keyfi bulan benim tatlış MEY kafam “hadi bakalım yeni bir deneyim eğlenceli olacak yine” diyor. Oda arkadaşım 1 tane şimdilik ama cinsiyeti hakkında fikrim yok. Gece karşılaşana kadar da olmayacak.
Yorgunluk ve hastalığın verdiği rehavetle 2 dk diye uzandığım yatağımda internete bağlanmaya çalışıp ilk selfimi bir belirteç gibi instagrama yüklüyorum. Fonda İtalyan işi yatak örtüm, şehre ait airporttan aldığım haritam ve yoldaşım Küçük Prens J
Biraz daha dursam uyuyup kalırım korkusuyla son gücümle kalkıp kilitli dolap olmadığından tüm önemli eşyalarımı yanıma 2 çanta olarak alıp şehirle tanışmaya çıkıyor, kendimi bu ortaçağ şehrinin güzel sokaklarına bırakıyorum. Kaybolmak gibi bir korkum yok, hiç olmadı bu ülkede hiç. Kaldı ki olsam bile Bologna bir günde yürüyerek bitebilecek kadar küçük bir şehir.
Şehir gerçekten kızıl, tüm binalar tüm sokaklar başkalarına kasvetli gelse de ben sevdim Bologna’yı. Tüm kaldırımlar üstü binaların sütunlarla oluşturduğu yüksek koridorlarla kapanmış durumda. Kemeraltı yani porticoların altında yağmur yağsa bile rahatça yürünebiliyor ancak bu aynı zamanda karanlık bir hava da yaratmakta.
Şehir kızıl rengiyle bana FAS’ın Marakesh şehrini anımsattı.
İlk gün Piazza Maggiore yi görmeye gittim. Şehrin ortasında ve en geniş meydanı, eskiden Pazar yeri olarak kullanılırmış. Kelime anlamı da asıl meydan olan bu geniş alan gerçekten hem popüler hem muhteşem. Fontana di Nettuno (Neptün çeşmesi), belediye binası gibi pek çok tarihi bina ile çevrili bu meydan çevresinde daha fazla dayanamayan bedeni dinlendirmek için bir rest. Oturup bir şeyler yiyorum. Aslında günün bu saatinde güzel restoranlar maalesef kapalı. Burada İstanbul’daki gibi 7-24 açık yerler bulmak mümkün değil. Akşam yemeği için açık oluyorlar ve 7-8 den önce servis başlamıyor. Hatta bu saatlerde aperetivolar var ve içki ile tadımlık bir şeyler atıştırılıyor ana yemek sonrası başlıyor. Bu nedenle ben basit bir pizza ve taze meyve suyu ile güç depoluyorum. Sonra nefis bir kahve ve bardan istediğim sıcak su içine yanımda getirdiğim nane limon çayımı ve ilaçlarımı da alıp şehri gezmeye devam ediyorum.
Meydana yakın (ki bu şehirde uzak kavramı yokmuş öğrendim) gotik mimarisi ile (içi özellikle) benim kiliseme benzettiğim ( s. Antuan - beyoğlu) Basilica San Petronio’a varıyorum. Dünyanın 5. Büyük kilisesi 1390’larda inşa edilmiş. Casablancada dünyanın en büyük 2. Camisi ve 5. Büyük kilisesi ne güzel ortak şeyler yakalıyorum. İki kızıl şehir ve iki farklı kıta, iki farklı din vb..)
Sırada şehrin güzel ikiz kuleleri var. Asinelli kuleleri ( torre degli asinelli) yanyana ve günümüze kalmış iki yüksek kule. Birisi eğilmiş ve kapalı (Garisenda), diğeri ise  hala girmek ve tırmanıp şehre yukarıdan bakma imkanınızın olduğu Asinelli kulesi ki bu çok daha yüksek.. Elbette tüm sağlık ve yorgunluk sorunlarıma rağmen içimde karşı konulamaz bir güçle biletimi alıp (6 euro) yukarıya tırmanışa başlıyorum. Daracık karanlık ve çok eski merdivenler aynı zamanda çok dik ve basamakları yılların verdiği anılarla aşınmış durumda. Oldukça kaygan ve tehlikeliler. Yükseklik korkum, aldığım ilaçlar, uykusuzluk ve sırtımdaki ve önümdeki ağır çantalar ve kamerayla birkaç basmakta bile zorlanıyorum. Aşağıya baktığımda başım dönüyor. Üstelik benim merdiven fobimde var . ve döne döne karanlık dar eski ahşap yamuk 498 basamak çıkmak inanın hiç ama hiç kolay değil. Hele benim durumumdaki birine. Bitmek bilmiyor ve tek tesellim aralardan gördüğüm eşsiz manzara. Ancak o ara pencerelerden bir de korkunç rüzgar esmekte ve ben gerçekten her an bayılmanın kenarında yukarı doğru yürürken yalnızlığıma; sol elimde sıkı sıkı tuttuğum küçük prensim yetişiyor ve “az kaldı Mey, dayan Mey” hatta güldürmek için “diren Mey” diyerek  destek oluyor.
Sonunda 498 basamak çıkılıyor (97.20 mt) ve gördüğüm manzaraya elbette değiyor. Rüzgar beni uçurdu uçuracak. Soluklanıp  selfiler, instagrama videolar çekiyorum ve bol bol fotoğraf. İnişin de ayrı bir zor olduğunu söylememe gerek yok sanırım.
Şimdi diğer şehirlere de yer verip sizleri uzun uzun notlarımla sıkmamak için hemen nereleri görün, nerelerde yiyin-için onları özetleyeyim.

MEY’e göre görülecek yerler

*Piazza Maggiore
*Basilica San Petronio
* Torre Degli Asinelli
* Basilica San Stefano (gördüğüm en güzel kiliselerden. Üçgen halinde meydanı kaplıyor ve 7 kiliseden oluşuyor. Roma döneminden kalmış ve en iyi korunmuş yapısıyla tam bir zamanda yolculuk yaptırıyor size.)
*Pinacoteca Nazionale
* Bologna Tarih Müzesi(pazartesi kapalı)
*Morandi Müzesi( Museo Morandi) ( muhteşem bir müze)
*Mambo (Çağdaş Sanatlar Müzesi)
*Margerita Bahçeleri (Giardini Margherita)
*Montagnola Parkı (Parco Montagnola – içinde güzel köprüsü ile 17. yy dan beri korunuyor)
*Orto Botonico (16.yy)
*Certosa Di Bologna (villa delle rose ve içinde en büyük şehir mezarlığı da var)


Gece hayatı oldukça renkli çünkü burası tam bir öğrenci cenneti. Dünyanın her yerinden üniversite eğitimleri için gelen gençler de rengarenk kültür çeşitliliğini gece eğlencelerine de yansıtıyor.
Ben 16.yy kalma kilise içine kurulmuş Le Stanze ye bayıldım. Dekorasyonu, müzikler, farklı kokteyleri ve akşam 18- 21 arası açık büfe aperitifleri ile harika.

*zanari  : Bologna nın en snob barlarından biri.
* osteria del sole : 15. yy dan beri içki servisi yapılıyor desem ? Kesinlikle gerçek ve o derece otantik.
* bar wolf : 1960 lardan beri açık olan bu bar da folktan indie ye rock tan experimental funk a pek çok canlı müzik grubu sahneye çıkmış.
* cantina bentivoglio : şarap evi – restorant ve caz müzik konserlerinin ev sahibi. Nefis....
* kinki : elektronik müzik ve video Showlarla öğrencilerin çılgın mekanı ki 1950 lerden beri böyleymiş.
*link : tekno ve elektronik müzik 22 de başlayan canlı müzikle sabah 5 e kadar sürüyormuş ama ben elbette o kadar kalamadım.
* covo club : oldies, rock- punk ile sabahlamak isteyenlere harika bir mekan
*matis : profesyonel dansçılarla yerel müzik ve dj ler eşliğinde dans etmeyi sevenlere
*estragon : eski bir hangar içinde kurulmuş bu club hergün rock gruplarının canlı performansına sahne oluyor.
Şimdi yapmanız gereken bu güzel kızıl şehre gelip, bol bol pizza, kahve ve bolognase soslu pastalar yemek ve Toscana şaraplarıyla gecenize keyif katmak olmalı. Elbette bu MEY önerileri umuyorum işinize yarar. Ama bence bunları  not alın ve yapın. Ve sonra benim içinde bir kadeh kaldırıp fotoğrafınızı paylaşın.
Devamı bir sonraki yazıda...

498 basamak çıktığım merdivenler

şehrin merkez haritası, haritasız olmaz

bir MEY klasiği mazgallar ve şehir izleriyle papişlerim

İtalyan kahvaltısı

iyi ki bu çaylardan son dk yanım aalmışım. hastalığı atlatma yolları volume 2

kulenin tepesinde manzara böyle ama bakmayın gülümsediğimi bitmiş haldeyim

inişte kendime en sevdiğim ödülü veriyorum ve kulelerin hemen yanında köşedeki nefis dondurmacıda bir il gelato ısmarlıyorum kendime. adı ise pek anlamlı. "çok yorgunuz" adlı dondurma :)

Le Stanze adlı nefis bar da akşamın tadını çıkarığ yorgunluk atıyorum. elbette güzel içkiler ve kokteyler eşliğinde

bologna tren istasyonu oldukça önemli. heryere buradan ulaşabiliyorsunuz. Floransaya gitmek üzere sabah trenini bekleyen MEYin iphone fotoğrafı



29 Ağustos 2014 Cuma

GEZGİNLER İÇİN FOTOĞRAF İPUÇLARI




* Roma 2009 by MMEY



Bana en çok sorulan sorulardan biri, “seyahat fotoğrafçılığı” ile “hangi kameranın alınması” gerektiği sorusu… Diğeri de, “Gezimde/seyahatimde nasıl fotoğraflar çekebilirim?” sorusu… Bu sorular için bir sayfa yer vermek sanıyorum yeterli olmayacaktır. Ancak yine de bir yerden başlamak gerek diyerek bu yazıyı yazmaya karar verdim. aslında her şey bir gezgin arkadaşın "Küba'ya gideceğim ve nasıl fotoğraflar çekeceğimi bilmiyorum, yardım eder misin MEY? " demesiyle başladı. 

Yazıyı kesinlikle konuya dair hiçbir fikri olmayan ve sadece “gezerken birazda anı fotoğrafı çekeyim istiyorum” diyen gezgin dostlar için  yazdığımı unutmayın. 

Bu yazıda seyahat fotoğrafçılığı, gezi fotoğrafçılığı, sokak fotoğrafçılığı hakkında  birazcık kısa bilgiler de bulacaksınız. 

*Hangi Kamera? 

Birincisi gerçekten sizin için hangi kamera uygunsa, ona karar vermelisiniz ve bunu en iyi siz bilebilirsiniz çünkü nasıl seyahat edeceğinizi, seyahat ederken ne kadar fotoğraf çektiğinizi elbette en iyi siz biliyorsunuz. 
Benim gibi her şeyi çeken ve küçük bir Japon yutmuş gibi her anı kaydetmeye çalışan ve bunu istem dışı yapan biriyseniz öncelikle geçmiş olsun, çünkü fotoğraf çekerken aslında bir taraftan da gerçek hayatı kaçırıyoruz, hep vizörden bakıyorsunuz ve bu vizör maalesef göz gibi algılamıyor her şeyi.
 Ben bu yüzden zaman zaman otokontrolümü devreye sokuyorum ve çok fazla fotoğraf çektiğimde bilinçli olarak kamerayı bırakıyorum.  Fotoğrafsız bir şekilde o çevreyi, o anı yaşamaya çalışıyorum. Başarılı oluyor muyum? Hayır! Bu kez de telefon devreye giriyor ve (sizlerin de bildiği gibi instagramı çok yoğun bir şekilde kullanıyorum anlık fotoğraflar için) böyle durumlarda da hemen telefonumla fotoğraf çekmeye maalesef devam ediyorum. Maalesef diyorum çünkü gerçekten her zaman her yerde fotoğraf çekmek dediğim gibi anı da kaçırmanıza neden oluyor. Sosyal ortamlarda, bir grupla ya da arkadaşlarınızlaysanız, (değilseniz bile öyle grupları ve onlarla olan iletişimi kaçırmanıza neden oluyor) bu çok itici olabiliyor.

*Yani eğer çok fazla fotoğraf çekmiyorsanız, sadece gittiğiniz seyahate dair kendinizin de içinde olduğu kareler, anlar, belgeler- “Bakın Paris’e gittim, Eyfel’in yanında fotoğrafım var”- gibi fotoğraflar çekiyorsanız çok ciddi kameralar, lensler almanıza, onlara deli gibi paralar vermenize  gerek yok. Cep telefonuyla da halledersiniz, çünkü sizler büyük posterler yapmayacaksınız bunu ve artık cep telefonları inanılmaz güzel fotoğraflar çekiyor zaten.


* Ayrıca hemen bu örnekte olduğu gibi çok basit sanılan bir kamera ile de zor bir ortamda ödül alabilecek fotoğraflar çekmeniz mümkün.  Bu fotoğrafı  çektiğim anı çok iyi hatırlıyorum. Prag gezimde (2009) bir ortaçağ gecesindeydim ve turistliğin tadını çıkarıyordum. Mekan da atmosferi de çok güzeldi. Ve sadece mum ışıklarıyla aydınlatılmış bu yeri hayranlıkla seyrederken kameramın yanımda olmayışına bir an çok üzüldüm ama   çantanın içindeki turistlik kameramı anımsadım ve  efsane  emektar 350 d yi çıkardım biraz dolaştım. O gece çok güzel karelerle döndüm. Bu kare de özellerindendir. Hem önemli bir müzayede de  yer aldı. Hem çok fazla ödül. Fiap ödüllü ve özel bir koleksiyon eseri de basit görülüp önemsenmeyen bir kamerayla çıkabiliyor bilin istedim. (ki sizler gezginsiniz ve anı fotoğraflarınızı oluşturuyorsunuz)

 Düşünülenin aksine, o çok iyi kameraları aldığınızda çok iyi fotoğraflar çekemezsiniz, öncelikle bunu söyleyeyim. Böyle yanlış bir düşünce var. Ne kadar iyi bir kamera alırsanız o kadar iyi bir fotoğraf olmuyor. Siz çok basit bir kamerayla da (bir telefon kamerasıyla da) çok çok iyi fotoğraflar çekebilirsiniz. Buradaki tek fark, baskıda ne olacağı ve zaten dijital fotoğraflar genelde basılmıyor, facebook, instagram gibi sosyal ortamlarda sadece paylaşılıyor. Bunun için dediğim gibi küçük kompakt bir kamera da yeterli. 

 sonuç : küçük, hafif ve hatta compact yani nesil kameralar

 Sırt çantalı bir gezginseniz büyük kamera ve lensler zaten işinizi zorlaştırıp çantanızı ağırlaştıracaktır. Bu yüzden her zaman küçük, ergonomik, hafif ve her koşulda size iyi fotoğraflar sunacak kameraları tercih etmeniz gerekecektir.

Son günlerde zaten popüler olan hepinizin de bildiği gibi küçük fakat işlevi çok büyük olan hafif kameralar var. (isim reklam olacağından vermiyorum ama büyük ikilinin web sitesini ziyaret edebilirsiniz :))



 * Başka Neleri Unutmamalısınız?  

   Sevgili gezgin dostlar öncelikle yanınıza bol bol yedek memory cardlar almanız gerekiyor.  Boş bir hard disk almanız da gerekir çok fotoğraf çekecekseniz. Bunun dışında internetten de fotoğraflarınızı depolayabileceğiniz özel programlar var. Acil durumlarda hayat kurtarıyor. Tabi ki bunun yine altını çiziyorum ki siz nasıl bir fotoğraf çekiyorsunuz gezide, tamamen buna bağlı. Yani gittiğiniz bir yerde yüz kare fotoğrafla da dönüyorsanız tüm bunlara elbette gerek yok.  Her şeyi bol bol çekip, her anı kaydediyorsanız bol kartlar ve hard diski yanınızda götürmenizi öneriyorum.

sonuç :yedek kartlar - hard discler vb.




Seyahat fotoğrafçılığında anı yaşadığınız durum çok hızlı olacağından ve kurgusal bir fotoğraf olmadığından -ki bir stüdyo ortamında değilsiniz- her ne kadar planlı çekimler de yapsanız bazı sürprizler sizi bekleyebilir. Daha geniş bir alanı çekerek içindeki anı da kaçırmazsınız. Ayrıca nerede olduğunuzu gösteren kanıtlara ihtiyaç vardır. Bu nedenle geniş açıda bol bol kareler çekmenizi öneririm. çünkü unutmayın sadece içinde sizin olduğunuz kareler değil gezdiğiniz yerlere ait bilgi veren geniş kadrajlı kareler de çekmelisiniz. 



                           
                            * Western Australia  2013 by MMEY


  *Peki Hangi Lensler Olmalı?

 Küba’ya gideceğini ve gerçekten bunun için çok heyecanlandığını, güzel kareler çekmek istediğini  söylediğinde, Küba’da çekebileceği  renkli arabalar, rengarenk kıyafetli puro içen kadın portreleri   oluştu birden zihnimde. (çünkü herkes gidip aynı kareyi çekiyor ve bu sıkıldığım bir klasik.) elbette farklı karelerle gelmesini diliyorum ve lens öneriyorum. yine en az iki farklı lense sahip olmak iyidir. Geniş açılı bir lens ve elbette portreler için  teleobjektifler(200mm()70-200) ya da 85mm, 50mm, 100mm gibi kişinin tercihine göre değişen lensler.
 Fakat böyle bir şey biraz daha profesyonel kamera ve çekime girecektir. (Zaten profesyoneller hangi lens ve kamerayı alacağını biliyor.) Ama ben amatör ve gezgin dostlar için yazmıştım o yüzden daha küçük, hafif, basit kameralar için klasik olan kurtarıcı tek lens ve çok çözüm için; 18-55mm /24-105 / 28-135 / 18-200 vb gibi basit algılanan klasik lensler bence yeterli olacaktır. 
Yine de çok kafanızı karıştırmayın sevgili gezgin dostlar. Öncelikle ne alacağınızı en iyi bilen sizlersiniz. Bütçe, yaptığınız seyahat şekli ve ne fotoğrafı çekip nerede kullanacaksınız önce bir düşünün. Sonra en minik ve uygun fiyatlı o iki büyük markanın sitesine bakıp kararınızı verin.  Yelpaze geniş ama başlıklar önemli.
 Compact  kameralar -ki pek önermiyorum- yine de 2. kamera olarak yanınızda bulunabilir böylece yalnız seyahat edenler sokaktan geçenlere verip kendi fotoğraflarını çektirebilir. Hem kamera düşer kırılır ya da çalınırsa çok zarar etmemiş olursunuz. :) 

Diğeri -ki önerim bunlar olacaktır- başlangıç seviyesi olan, fiyatları da boyutları da size uygun olan kameralar. 
Üçüncü  seçenek kameraları sizlere önermiyorum. Hem ağır-büyük hem pahalı oluyorlar ve en az 2 lens almanız gerekiyor. 

Sonuç : Paranız kameranız ve taşımanıza göre buna sizin karar vereceğiniz lensleri alınız. Tek lens ile de bu sorunu çözebilirsiniz.


aşağıdaki gezgin gibi olmayın :) (3 kamera 5 lens -Bali 2012)


                                                          *Bali 2012 by MMEY




  *Ve birazda nasıl çekmeliyiz? 
  *Gezi anılarınızı anlatmak için en güzel yöntem öncelikle bölgeyi anlatan geniş açı ile çekeceğiniz fotoğraflar olmalı. Bu gittiğiniz yere dair izleyiciye bilgi verecektir.

   *Portre çekimlerinde de aynı şekilde, o bölgeye ait bir portre çekiyorsanız,  yerel kıyafet ve kimlik de 
yansıtan kare çekiyorsa  sadece modelin yüzünü kadraja sokmak yerine, önce daha geniş bir kadraja yer vermenizi öneririm. giysileri ve mekanı da katın kadrajınıza. Böylece modelin yerel giysilerini içine alacaktır ki bu da çok önemli.

Ancak saygıyı lütfen unutmayın. Etik davranmayı, fotoğrafçının yapması gereken şeyleri ki siz gezginler bunu çok daha iyi biliyorsunuz. Bir kişinin fotoğrafını çekiyorsanız, öncelikle onunla diyalog kurun. Eğer gerçekten göz göze gelip çekecekseniz, onu dakikalarca çekecekseniz, ona poz verdirecekseniz bu önemlidir. -ki ben bunları doğru bulmuyorum.- Elbette habersiz çekin demiyorum ama bu çok önemli, çok genel bir kadraj içinde bir sokak, bir metro ya da bir kalabalıkta fotoğraf çekiyorsanız evet, gidip herkesten izin almanız gerekmiyor ama bu çok uzak, genel bir açıdır, tek bir kişiye odaklanma yoktur. Ancak siz birinin karşısına geçip onu dakikalarca çekiyorsanız, sizinle göz göze geliyorsa, poz  veriyorsa elbette bu farklı bir şey ve benim çok da tercih ettiğim bir durum değil. Ama öyle durumlarda da öncelikle bir “merhaba” deyip iletişim kurmanızda, fotoğrafını çekip çekemeyeceğinizin iznini almanızda ve  diyalogdan sonra fotoğrafı çekmenizde yarar görüyorum. Bu çok daha insanî, çok daha etik, çok daha doğru bir tavır olacaktır. 

 *Ayrıca sokak fotoğrafçılığında olduğu gibi, gezi fotoğrafçılığında çok daha hızlı olmak gerekir. Bir sonraki karede belki model kalkacak, belki kafasını çevirecek, pozisyonunu değiştirecek, belki önünden bir şey geçecek ve bir anda kompozisyon, kadraj her şey değişecek. O nedenle hızlı olmalısınız.

* Gittiğiniz yerlerin kendine özel yerel yemeklerinin de fotoğraflarını çekip adlarını not etmeyi, mekanın genel görüntüsünü de çekmeyi unutmayın.

 * O bölgeye ait bir hayvan , bitki  , özel bir yapıları da çekmelisiniz.
Öncelikle genel kadraj almayı lütfen unutmayın. Daha sonra siz de elbette kadrajın içine girip bir hatıra fotoğrafı çektirebilirsiniz. 
 *Komposizyona çok dikkat edin. Kesmeyin ya da sıkıştırmayın fotoğrafı. Bu çok önemlidir. 
*Işığa çok dikkat edin. Sonra, çektiğiniz fotoğraflara baktığınızda ışık patlamaları ya da güneşi/ışığı arkanıza aldığınızda çıkabilecek siyah silüetler görmeyin elbet böyle fotoğraflarda çekebilirsiniz.
* farklı açılardan çekimler yaparak sonunda kendi tarzınızı oluşturun. eminim sevdiğiniz bir teknik bulacaksınız.
 Bunların hepsi tabi zamanla, deneyimle olacak şeyler fakat benim size önerim fotoğrafı çektiğiniz anda lütfen hepsini birlikte görün. Daha sonra gözünüz buna alışarak terbiye olacak ve refleks haline gelecektir. Kadrajı aldığınız anda tüm kompozisyon ve ışık kurallarıyla birlikte her şeyi oturtup deklanşöre basın.  Sadece bakıp hızlıca deklanşöre basmayın. Gerçekten o kadrajı vizörden gözünüzün gördüğü şekilde iyice kontrol edin; bu karede her şey yerli yerine oturuyor mu, çekmek istediğiniz şey kompozisyonda ön planda mı, arka planla kesişiyor mu ve kapatıyor mu, çekmek istediğiniz şey kadrajın içinde kayboluyor mu kaybolmuyor mu(siz vizörden bakmadığınızda ona odaklandığınız için görürsünüz, göz ona odaklanmıştır ve arka planı görmez ama fotoğrafı çektiğinizde ve bunun alan, derinlik mesafesini algılamayacak şekilde çektiğinizde hiçbir şey ön planda değildir, her şey ön plandadır ve çorba gibi fotoğraf çıkmıştır ortaya. Bu da dikkat etmeniz gereken önemli bir detaydır aslında. Alan derinliği, arka plan  bunların hepsi önemli. 
Asıl vurgulamak istediğiniz şeyi ön plana alıp, arka planı birazcık daha fluda tutarak fotoğraf çekerseniz bu seveceğiniz bir kare olacaktır.
 Örneğin Eyfel kulesinin önünde çekilen fotoğrafta amaç Eyfel kulesinin de modelle beraber görünür, net bir şekilde çıkması ve modelin ön planda olup , Eyfel kulesinin arkada kendini belli edecek bir şekilde ama biraz daha silüet, biraz daha flu olmasını sağlamak gerekir. Yoksa Eyfel kulesi net, model bir silüet hâlinde mi çekmek istiyorsunuz? Bu da  farklı bir tarz olacaktır elbet.  Zaten hangisini çekmek istediğinize karar verip, ona göre kamera ayarlarını yapıp deklanşöre basmalısınız. üzgünüm ama burada da kontrol ve karar sizde.

Sonuç : Ne çekeceğinizi bilerek çekin. Deklanşöre basmadan önce karenizden emin olun.  Çekimden sonra kontrol edin.  
Sevgili  gezgin dostlar umarım kısa öz net ve yalın bu bir kaç küçük bilgi işinize yarar. Keyifli gezileriniz olsun. ( daha teknik terimlileri de yazılacak ama sırayla)