13 Şubat 2014 Perşembe

"Kalp Sever Akıl Almaz" demiş MEY

Sanırım insanoğlu var olduğundan beri var aşk ve sevgi... Ve o zamandan beri herkes kendince tanımlamış, yorumlamış, yazmış çizmiş neler neler yaratmış bu kelime için. Yine de aslında kimse tam olarak çözememiş. Ne tarifini ne sorunlarını...
   Bu 14 şubat haftasında Küçük Prens ısrar etti ve bir ben kalmıştım sanırım bulaşmayan, ehh hadi yazalım bişeyler dedim. Ama küçük prens de yardım etti bu yazının her bir cümlesine.
Elbette fonda dinlediğim müzikler, şimdiye dek okuduğum kitaplar, gördüğüm aşk filmleri, ya da ender olarak görüp feci imrenip gözyaşlarımı tutamadığım elele olan aşkları gözlerinden taşan yaşlı çiftler ve daha neler neler yardım etti.

Öncelikle bilinen ilk aşk şiirini paylaşmak isterim ve günün anlamına dair bir kaç cümle.

“1889′da Bağdat’ın 150 km uzağındaki Sümer kenti Nippur’da bulunmuş 4 bin yıllık bir tablet üzerindeki şiirdir. ABD’li Sümerolog Samuel Noah Kramer’in çevirdiği tableti, Türkiyenin ilk Sümeroloğu Muazzez İlmiye Çığ Türkçeye çevirmiştir.
*photo by MMEY "Kalp sever akıl almaz-2010-Paris"
Sümer inancına göre, toprağın bereketini ve verimli olmasını sağlamak amacıyla, Kral’ın yılda bir kez Bereket ve Aşk Tanrıçası Ellil yerine bir rahibe ile evlenmesi kutsal bir görevdi. Bu şiir büyük bir olasılıkla Kral Şusin için seçilmiş bir gelin tarafından yeni yıl bayramını kutlama töreninde söylenmek üzere kaleme alınmıştı ve ziyafetlerde, şölenlerde müzik, şarkı ve dans eşliğinde söyleniyordu.


"Damadım, kalbimin sevgilisi.
Güzelliğin büyüktür baldan tatlı.
Aslan, kalbimin kıymetlisi
Güzelliğin büyüktür baldan tatlı.
Benim değerli okşayışlarım baldan tatlıdır.
Yatak odasında bal doludur.
Güzelliğinle zevklenelim.
Aslan seni okşayayım.
Benim değerli okşayışlarım baldan tatlıdır."
Damadım benden zevk aldın.
Annem söyle sana güzel şeyler verecektir.
Babam, sana hediyeler verecektir.
Sen beni sevdiğin için.
Lütfet bana okşayışlarını.
Benim Tanrım, benim koruyucum.
Tanrı Ellil’in kalbini memnun eden Şusin’im.
Lütfet bana okşayışlarını.



Ve bu da çoğumuzun bildiği günün tarihçesi :

Sevgililer Günü, her yılın 14 Şubat günü birçok ülkede kutlanan özel gündür. Kökeni, Roma Katolik Kilisesi'nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bir din adamının adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bazı toplumlarda "Aziz Valentin Günü" (İngilizce: St. Valentine's Day) olarak bilinir. Valentine kelimesi, Batı medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılır.
Günümüzde, bazı toplumlarda sevgililerin birbirine hediyeler aldığı, kartlar gönderdiği özel bir gün olarak devam etmektedir. Tahminlere göre 14 Şubat günü, tüm dünyada 1 milyar civarında kart gönderilmektedir. Bunun yanı sıra hediye alımlarından kaynaklı piyasada satışlar artmaktadır. (wikipedia) http://tr.wikipedia.org/wiki/Sevgililer_Günü#Valentine

Şimdi de benim için günün anlamı ...
Özel günleri sevmem. Aslında sevmeye çalıştım ama  geçen yıl anladım ki yok olmuyor öyle siz özel gün diye özel etmeye çalışınca. Ve anladım ki her gün özel aslında. Ve her günü size özel kıldıran, öyle hissettiren insanmış özel.

Bu yazının neresinde fotoğraf var diye düşünebilirsiniz. Aslında her an hayatımızda fotoğraf var. Sizce o gün de fotoğraf çekilmeyecek mi? Şimdiden güne yönelik fotoğraf yarışmaları başladı bile. Sergiler, etkinlikler... Ben bir fotoğrafçı olarak diyorum ki fotoğraf çekmeyin. Çünkü onları silmesini bilmeyen bir toplumuz. Anıları biriktirmeyin. Geleceğinize de geçmişinize de saygı duymak adına.
* Bu fotoğraf Napoli gezimde kaldırımda çektiğim tam da günün anlam ve önemine yönelik bir fotoğraf.

photo by MMEY "Ti Amo -2009-Napoli, İtalya"

Ben size Şems aşkı diliyorum. Gerçekten sevgiyi yaşayıp görebileceğiniz, değerini bileceğiniz bir aşk diliyorum.

İşte ŞEMS’imden en sevdiklerim

*Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. Aman sakın kendini diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:
Bırak kendini, ko gitsin; akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!
*Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.
*Allah kılı kırk yaracak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır; bir de ölmek zamanı.
*Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma!Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde..
*Sevgi sabırlıdır, merhametlidir, sevgi kıskanmaz, sevgi övünmez, kibirlenmez, kötülük içermez,menfaat gözetmez, öfkelenmez, kötülük etmez, haksızlığa sevinmez fakat doğruya sevinir, her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi ümit eder, her şeye sabreder. Sevgi asla son bulmaz! (Aziz Pavlus’un Korintoslular’a 1. Mektubu 13. Bap – Kutsal Kitap)

Ve güzel bir söz daha vardır Kutsal Kitapta Süleyman’ın yazdığı neşideler neşidesi(ezgiler ezgisi) bölümünde.
Söz der ki :
“Beni yüreğinin üstüne mühür gibi koy, mühür gibi taşı kolunun üzerinde. Çünkü sevgi, ölüm kadar güçlüdür ve onun tam bağlılık talebi ölüler diyarı kadar katıdır. O Yah’ın ateşidir, alev alev yanar. Sevgiyi coşkun sular söndüremez, ırmaklar bastıramaz. Bir adam sevgiye bedel evindeki bütün değerli şeyleri verse de, hepsi bir hiç sayılır.”

*Küçük Prens diyor ki “beni biraz okusa şu büyükler… ahh bi kitabımı alıp okusalar, iç seslerini duyup çocuk yanlarını bi anlıkta olsa bulsalar ne mutlu olurdum. Ben bu gün bir çok gül göreceğim. Yüzlerce binlerce çok güzel güller. Ve bir kez daha gezegenimi özleyeceğim. Orada yalnız bıraktığım gülümü. Dünyanın hiçbir gülü benim gülümden daha kıymetli olamaz. Dostum tilkinin dediği gibi  gözler asıl görülmesi gerekeni göremez”. Gülümü benim için bu kadar önemli kılan ona harcadığım zamandı. İnsanlar bu gerçeği unuttular. Büyükler artık görmüyor. Gözleri görülmesi gereken hiçbirşeyi görmüyor. Ben gülümden sorumluyum ve ona harcadığım zaman ona verdiğim kıymettir. Sevgi emek ister. Aşk ise çok büyük bir tutku.”

Hepinize gerçek sevgi ve aşkı yaşadığınız 14 şubatlar değil her günün 14 şubat tadında olduğu  kocaman bir ömür dileriz. Ben ve Küçük Prens.






10 Şubat 2014 Pazartesi

Bu İş Çocuk Oyunu Değil !



photo by MM "yiterken çocukluk düşlerime saklandım"

"Yiterken Çocukluk Düşlerime  Saklandım" adlı bir fotoğrafım vardı, 2009'da Paris'te çekmiştim. graffiti olan bu  çalışmaya bu ismi vermemin elbette nedeni çok fazla. Ama hepimiz çocuk olduk ve o inanılmaz geniş hayal dünyamızda belki de en mutlu zamanlarımızı yaşıyorduk.
şimdi ne zaman yaşamın karmaşasında yorulup boğulacak gibi hissetsem yine o günlerdeki anılarıma sığınıyorum. Bu bana iyi geliyor. çocuklarla vakit geçirip onlar için iyi birşeyler yapabilmekte ruhuma şifalardan. Her birirnize yitip gittiğinizi hissettiğinizde çocukluk düşlerinize sığınmanızı öneririm.
Bugün uzun zaman fırsat bulamadığım bloğumu yazmaya karar verdiğimde ilk bu konuya değinmek istedim.
Her gün hepimizin gördüğü çocuk işçiler... Sokaklarda soğukta, karanlıkta, ellerinde selpak satarlar çoğunlukla ve ya araba camlarını silerler. Çöpleri karıştırıp geri dönüşüme yardım eder karşılığında küçücük elleriyle paralar kazanırlar. Bazıları her bir iş yerinde getir götür işlerinde ayakçılık yaparlar. İstanbul'da her adım başı rastlarız. Çeteler tarafından yönetilir, kullanılır ve hiçkimse birşey yapmaz. Sadece seyreder, tiksiniriz, bazen korkarız yarattığı tehlikelerden. gözlerine bakamayız...  Hiç öyle bir çocukla göz göze geldiniz mi?  İnanılmaz derin gözleri vardır. Dipsiz kuyular gibi derin ve karanlık. Yaşlarının  on katı gibi dururlar. Öyle çoktur ki yaşadıkları, omuzları öne çöküktür; yükleri hep ağırdır hayatlarında ve elleri hiç çocuk eli gibi değildir.
Bu yazıyı okuduktan sonra yine rastlayacaksınız onlara ve sizden ricam bu kez gözlerine bakın... Ve ellerine.. Bir kaç saniye de olsa ruhlarındaki sesi duymaya çalışın çocuk görünümündeki bu yaşlı küçük insanların.

2010 yılında "Baba Beni Okula Gönder" kampanyası için bir müzayede yapıldı ve gecenin en etkili eseri olacağını bilemezdim o sabah o kareyi çekerken.
Gaziantep'te bakırcılar çarşısında bir kız çocuğu, elinde süpürge çalışıyor. Oysa okulda olmalı. Elinde süpürge değil, defteri kalemi, oyuncağı belki...
Benden habersiz dakikalarca çalıştı boyundan büyük süpürgesiyle. Bende sabırla bekledim o anı. Ve sonunda beni gördü. Gözgöze geldik. Ben deklanşörün arkasından bakıyordum ona.  İşte o ilk kare gecenin rekor kıran eseri oldu ve yine kendi gibi kız çocukları için okul yapımında bir taş oluverdi. Şimdi  Konya Ereğli de bu güzel yurt çalışan bir çocuk işçinin eseri benim değil.
Bir  kaç ay önce çok sık kullanıp günlük gibi fotoğraflarımı paylaştığım (iphone um ile çektiğim) instagramda bir foto yarışma olmuş bende bu an'ı yakaladığım foto ile 1. olmuşum.
Güzel olan yine işe yaramış olması fotoğrafımın. Bir sosyal yardım projesine destek verebilmek, bir mesajla ulaşabilmek .
Çocuk işçilere yönelik çocuk hakları gününde bir etkinlikti bu ancak bu bir güne sığmamalı. birşeyler yapmalı, unutmamalı.
Hayata destek derneği bu anlamda çok güzel bir dosya hazırlamış. Plaket ile göndermişler, her birini dikkatle okuyup inceledim.
Her yıl yaklaşık 300 bin mevsimlik tarım işçisi yaşadıkları yerlerinden göç ediyor çalışmak için. Özellikle Güneydoğu'da pamuk tarlalarında.
Bu çocuklar  yılın yarısını çalışarak geçirip eğitimlerini yapamıyorlar. Sağlıksız ortamlarda kötü şartlarda yaşıyorlar. İş dışındaki zamanda ise birer küçük anne  baba gibi kardeşlerine bakıyorlar.  Peki ama nerde çocuklukları? Çocukluk düşleri, masalları, oyunları, yaramazlıkları.?

Bu iş çocuk oyunu değil'in güzel  broşürlerini aynen paylaşmak istiyorum.

ELİM SENDE
çocuk işçiliği  konusunda üreticiler aracılara, aracılar ailelere, aileler devlete, devlet yurtdışındaki alıcılaa suç atıyor. suçu kimse üstlenmiyor.
bu iş çocuk oyuncağı değil!

UZUN EŞEK
2015 yılında çocuk işçiliğini bitirmek için verilen söz sessizce 2016'ya uzatıldı.

SAKLAMBAÇ
Kanunen suç olan 5-10 değil, tam 1 milyon çocuk işçi Türkiye'den nasıl saklanıyor?

Sizlerde bağış yapabilir , kullanmadığınız giysi eşya ve oyuncaklarınızı bu çocuklara gönderebilirsiniz. detaylı bilgi için hayatadestek.org 'u inceleyin .


Hepimiz çocuk olduk değil mi? Küçük Prens  "İçinizi çocuk tutun ve onu yitirmeyin" diyor.

5 Aralık 2013 Perşembe

Sokaklar Onu O Sokakları Çekiyor

Bazen bir parfüm kokusu , bazen duyduğum bir müzik, inanılmaz bir etkiyle beni farklı zamanlara ve yerlere götürebiliyor. Öyle güçlü bir illüzyon. Yılın son ayında bir öğleden sonrası alacakaranlığında güzel bir müzik * alıp götürüyor beni yine uzak yollara. 
Bu parçayı her dinlediğimde Paris'in aksine çok uzak bir kıta (da ülkem ve benim canımın yarısı şehrim İstanbul soğuk kış günlerini yaşarken , ben 40 derece sıcakta , tropikal bir iklimde ve ıssız bahçede) yalnızlığım geliyor aklıma. Defalarca dinliyor ve kitabımı okuyup dalıp gidiyordum içimdeki fotoğraf aşkıyla kafamdaki kadrajlara. Bahçedeki minik süs havuzu , suyun şırıltısı, tuhaf kuşların sesi ve aslında korkunç bir sessizlik. Kırmızı balıklar bile sessiz. yüzmek yerine taşların karanlık kuytu köşelerinde serin bir uykudalar. 
Bense düşünüyorum ne yapıyorum ben diye. herşeyi geride bırakıp ve hiç düşünmeden kalkıp dünyanın öbür ucuna gelmiş olmak fotoğraf aşkına... bazen saniyelik anlarda da olsa geliveriyor aklıma ve kendime dışardan bakıp şaşırıyorum. sonra içimden kızgın bir deli beni tartaklayıp kendime getiriyor. 
.....

Ben şehirlerin, ara sokakların, kimselerin önemsemediği yerlerin fotoğrafçısıyım. Ne güzel spotlu ışıklardan stüdyolarım var ne onlarca asistan ve ekipmanım. Sırtımın taşıyabildiği kadar. Işığım güneş ve sokak lambaları gibi görünsede içimdeki inanç ve inattan geliyor olmalı. Ve kaybolmayı seviyorum sokak aralarında, tanımadığım şehirlerin bana sunduğu süprizleri. En çok graffitiler mutlu ediyor beni. onlar sokağın renkli yaramaz çocukları gibi, sivri dilli ve dolaylı değil anlatımları. Sembolik ama bilene her daim açık yüzleri. Ve seviyorum yalnız başıma yaptığım bu çekimleri. Belki henüz benim kadar hevesli yol arkadaşı bulamadığımdan. Kim her daim hazır ki fotoğraf çekmeye. Atmaya kendini her koşulda uzaklara, sokaklara...
Üstelik böylesi bi dünya da karşılığını almadan... Tıpkı karşılıksız aşklar gibi... Evet can acıtsa da bazen bi süre sonra unutuyor insan gerçek aşkı yaşamayı. 
Ben hep yolların , uzak diyarların, bilinmeyen sokakların fotoğrafçısı oldum. tek derdimse anlatabilmek içimdekileri. Başka ifade yolum yok ki, bana sürekli nerdesin diyen dostlar, yüzünüzü onlara çevirin, onlarda bulabilirsiniz beni.


 * madeleine peyroux - dance me 

26 Ekim 2013 Cumartesi

Anish Kapoor İstanbul'da - Kırmızı


Müzeler ve kütüphaneler benim için her daim çok önemli olmuştur. Tüm hayatımı onların içinde geçirebilirim. Ülkemizin de neyse ki özel müzeleri var şanslıyız ve bunlardan benim için en kıymetlisi Sakip Sabanci Müzesidir.
10 eylül de muhteşem bir sergiye ev sahipliği yapan müze dünyaca ünlü heykeltraş Anish Kapoor’ı ( Aniş Kapur) bizlerle buluşturdu bu kez.
Ve ne buluşturma. Her sergisiyle  bir ilk eve adına yaraşır muhteşemliğe imza atan SSM bu anlamda da hayranlıkla saygı duyduğum bir müze. Elbette tüm  emeği geçenlere , yönetime ve  müze müdürü Dr. Nazan Ölçer, sergi genel koordinatörü Hüma Arslaner’ e şahsım adına teşekkür ediyorum. Geçenlerde Sayın Hıncal Uluç’ta sergi hakkında enfes bir yazı paylaşmış gazetesindeki köşesinde.(http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/uluc/2013/10/12/git-oraya-bilmiyorum-nereye) Aynı duyguları bende hissettim. Ne tesadüf ki o yazı çıktığı gün ben de sergiyi geziyordum. Ben sergi hakkında bu yazımı ancak açılıştan  bir ay sonra yazabiliyorum çünkü görüp bizzat deneyimlemedikçe yazmak taraftarı değilim. İstanbul dışında olduğum içinde sergiyi görebilmek ancak 12 ekimde mümkün oldu. Bu sergi de olduğu gibi diğer tüm sergilerde de ilgilenip yardımcı olan Berna hanım’a ayrıca teşekkürü bir borç bilirim.
 Sergi ve sanatçının bana hissettirdiklerinden önce Anish Kapoor hakkında biraz bilgi vermek isterim.
1954 Hindistan,Bombay doğumlu sanatçı, çocukluğunu İsrail ( annesi yahudi) gençliğini ise İngiltere’de geçirmiş. 1990 Venedik Bienalinde Britanya’yı temsil ederek  büyük ilgi gördü ve Premio Duemila’ya layık görüldü. Ertesi yıl Turner ödülünü alıp, çağdaş sanatın öncüsü olma yolunda hızla ilerledi. Son otuz yılda tüm dünyada birçok sanat projesine ve sergiye imza atan Kapoor, İsviçre’de Kunsthalle Basel , Londra’da Tate Modern Ile Hayward Gallery, Madrid’de Reina Sofia, Berlin’de Deutsche Guggenheim Ve Martin- Gropius-Bau gibi sanat platformlarında kişisel sergiler açtı. Anish Kapoor’un soyut sanatı mimari, mühendislik ve teknolojiyle buluşturduğu eserleri, SSM’nin galeri alanlarında ve Atlı Köşk’ün bahçesinde sergileniyor. (ssm katalog)
Müzeye ilk girdiğinizde size bahçede 2010 yılına ait paslanmaz çelik ve çapı 290 cm olan “Gök Ayna” adlı heykeli karşılıyor Kapoor’ın. Bir de terasta 2008 yılına ait bir başka  çelik heykeli var.
Malzeme olarak  taş, mermer, çelik ve pigment kullanıyor sanatçı. Devasa  heykelleri ve pigment kullanarak yaptığı rengarenk heykelleri adeta büyülüyor izleyiciyi. Uzun yıllar çalışmasına rağmen sergilemediği taş eserleri ağırlıkta İstanbul sergisinde . Dünyanın farklı bölgelerinden gelen, binlerce yıllık yer kabuğunun katmanlarının parçası olan bu taşlar, geçmiş zaman efsanelerinden çıkıp gelmişcesine bir yalınlık, sonsuzluk, zamansızlık duygusu veriyor; içlerinde taşıdıkları “boşluğun” karşısında izleyicinin deneyimleyeceği hissiyatla var oluyor.
İnsan vücuduna ve doğaya gönderme yapan biyomorfik formları taşlara ve galerini duvarlarına işleyen Anish Kapoor, her izleyiciyi kendi benliğine ve bilinçaltına doğru bir yolculuğa çıkarıyor. ( ssm katalog)
 Ve benim için Anish Kapoor
En son geçen yıl görmüştüm Avustralya’da muhteşem heykellerini. Açıkcası içimden  bize de gelse demiştim olacağını bilmeden. Ve ne zaman öğrendim ki SSM  bu büyük üstadı konuk ediyor  çok sevindim. Öyle çok kalabalıkta ziyaret etmek istemedim. Yoğunluğum ve İstanbul dışında oluşumda bahanem oldu. Ve geçen haftasonu  nihayet bende ziyaret ettim müzeyi büyük bir heyecanla.
Elbette bu ziyaretimin devamı gelecek. Kaç kez daha giderim bilmiyorum ama sergi bitene dek  sıklıkla gidip o  efsunlu heykellerde kaybolmayı planlıyorum.
Sanat böyle birşey benim için. Oldukça zor beğeniyorum artık ve gerçekten beni şaşırtıp ruhuma dokunacak gerçek sanat eserlerini görmek  beni inanılmaz mutlu ediyor.  Heykel oldum olası  etkilendiğim bir sanat dalı. ( ülkemizde ne yazık ki hep uzak durulan olmuştur) Üniversite sanat eğitimimde de yan sanatım heykeldi. Yaratırken hiçbir sanat  bu kadar keyifli ve haz verici olmamıştır sanırım.
Anish’in heykellerinin herkes gibi beni de en çok etkileyen yanı  renk gibi tehlikeli bir yaklaşımı kullanıyor olması. Tehlikelidir çünkü ince bir çizgisi vardır rengin ve  heykel gibi bir sanata pek te bulaştırılmaz. Oysa sanatçı pigmentler kullanıp rengin başdöndürücü çarpıcılığında inanılmaz illüzyonlar yapıyor. Sanatçının en sevdiği renk kırmızı. Onunla ilgili heykellerini yorumlamayacağım. Ama neden kırmızı diye sorulduğunda “çünkü kırmızı siyahtır" diyor. “Karanlıktır ve  siyahta kırmızıyı bulursunuz” diyor. Tüm çalışmalarında bu kırmızıdan izler göreceksiniz. Bu devasa heykeller gerçekten efsunlu birer oyun alanı gibi. Kendimi “Alice harikalar diyarında” gibi hissettirdi bana.  Benim “uzak- ıssız , zamansız –mekansız” fotoğraf  projem gibi  bu heykellerde de zaman ve mekan kavramı yok benim için. Hangi zamana ait  nasıl bir mekandan  çıkıp gelmiş işte orada durduruyor ve düşündürüp izleyicinin hayal gücüne bırakıyor kendini.
 Oyuklar içlerine çekiyor ama giremiyorsunuz. Aynı zamanda sizi dışarıda bırakıyor. Adım atmak  içeride ne var- ne olacak  görmek istiyorsunuz ama sizi araf gibi  sınırda  yapayalnız bırakıyor. Karmaşık duygularla  sadece hayal kurabiliyorsunuz ve  hayranlıkla bu illüzyon yaratan pigment heykellerde kayboluyorsunuz. Ben bunları yaşıyorum Anish Kapoor’un eserleri karşısında.
Örneğin sax mavisi heykel grubu “ejderha” dakikalarca  önünden ayrılamadığım bir çalışmasıydı. Gerçekten o heykellerin birer parçası olmak istedim. Onlara yaslanmak, içlerinde dolaşıp oyuklara girebilmek, içeriden dışarıya bakabilmek. Onların içindeki sesi duyabilmek. Oluşum sesini ve sessizliğini. Her bir  heykel için  dakikalarca anlatıp sayfalarca yazabilirim bana hissettirdiklerini. Ancak  bu yazımı okuyan sizleri de etkilemek ve  hayal güçlerini kısıtlamak istemem.
Yine de  şunu da eklemeliyim ki; tüm heykeller ayrı ayrı etkiledi evet ama bazıları daha fazla… “Sky Mirror” zaten benim sıklıkla fotoğraflarını çektiğim ayna – yansımalardan da anlayacağınız gibi bayıldığım bir çalışması. “Mezar – Tomb”(1989) ruhumu alıp çok uzaklara götüren , korkunç etkileyen bir  heykel. Onun karşısında saatlerde durabilirim.  “Sarı” ve “Flower” da  muhteşemdi. 2007 yılına ait “Archaeology And Biology” inanıyorum ki sizlerde de müthiş duygular uyandıracak.   Mermer ve nehir taşlarından oluşan “With a Past”ı (2009) izlerken o nehri düşündüm. Sesini duydum… inanılmaz hayaller gördüm. Bir de adımı etkiledi muhteşem formumu onu size bırakıyorum ama Vigaria mermerinden, çok özel taş çalışmalarından “Erdem” (2004) size sanatçı hakkında başka ipuçları verecek diye düşünüyorum. Tıpkı tüm diğer heykelleri gibi.

Sergiyi  uzun uzun dolaşın ve lütfen heykellerin sizinle iletişim kurmasına izin verin. Onlarla başbaşa kalın ve seslerini, sizlerle konuşmalarını duymaya çalışın. Çıkışta sanatçı ile ilgili belgeseli izleyin ve  sergiyi tekrar gezin. Aynı gün olmasa da  başka gün ama tekrar mutlaka gelin. Müzenin  hediyelik eşya alabileceğiniz mağazasını ise ziyaret etmeden çıkmayın. Her sergiye özel tasarlanan bu ürünler bu kez Anish Kapoor heykellerinden izler ve süprizler taşıyor. Sizlerde benim gibi bayılacaksınız.  Tüm bu etkinlik sizi biraz yormuş olabilir. O vakit muhteşem boğaz manzarasına karşı ve müzenin o eşsiz büyüsünden uzak kalmadan terasa çıkıp MüzedeChanga’ da birşeyler yiyip içebilirsiniz. Burada da sizi çok hoş süprizler bekliyor olacak. Sergiyle paralel enfes tasarımlı heykelsi tatları kesinlikle denemelisiniz. (http://muze.sabanciuniv.edu/tr/sayfa/haberler/muzedechangada-heykelsi-tatlar-25092013 )
Anish Kapoor hakkında yapılan iki belgeseli izlerken (müzede  izleyebiliyorsunuz) bazı sözlerine takılıp kaldı ruhum. Örneğin  inanılmaz bir mütevazilikle “ben sanatçıyım demedim hiçbir zaman” diyordu. Ve ekliyordu. “çünkü sanatçılık çok büyük bir sorumluluk gerektiriyor ve ben böyle bir yük taşıyabileceğimden emin değilim.” Ve bir başka yerde “ şimdiye dek hep ben  anlatmak istedim ne yaptığımı , ancak bu sergiyle  artık insanlar bana söylüyordu ne yaptığımı, neyi anlattığımı” diyordu Venedik bienali sergisi için. Bir kez daha görülebilir ki ego ne kadar azalırsa kişi de o derece büyüyor. Özellikle de sanatında…
İyi ki varsın sanat ve  iyi ki varsın SSM (http://muze.sabanciuniv.edu )
Melissa MEY , 2013 Ekim



küçük prens  her zaman benimle hele ki müzelere o da benim gibi bayılıyor. hayranlıkla izledi bu heykeli.