1 Mart 2014 Cumartesi

Bir Maskenin Ardından VENEDİK



Bir Maskenin Ardından Venedik


Sanırım çok farklı bir destinasyondan bahsetmeyeceğim. Herkes bir şekilde gitmiş, ya da maskeli karnaval fotoğraflarını görmüştür.
Benimde yıllardır gitmeyi planladığım bir dönemdi Venedik maske karnavalı. Yolculuk öncesi biraz araştırma yaptım, merkezde bir otel seçmemin avantajını bilerek neler yapacağıma karar verdim. Ama her rotamda olduğu gibi elbette spontane anları da ihmal etmedim.

Öncelikle biraz Venedik ten söz etmek isterim.
İtalya’nın kuzey doğusunda, Unesco kültür mirası listesinde yer alan 20 bölgesinden biri olan Veneto’nun baş şehri Venedik bir çok adadan ve kanaldan oluşuyor. Yılda ortalama 60 milyon çeken bölge, romantic şehirleri dışında Dolomit dağları, Adriyatik denizi, doğal güzellikleri, kültürel ve sanatsal zengilikleri ile yılın her ayında ziyaretçilerini memnuniyetle ağırlıyor.
İtalyanca dışında Venedikçe ve Latince konuşulan bölge nüfüsu ise İstanbul’da yaşayan biri olarak bana nasılda komik geldi. Sadece 5 milyon kişi.

Venedik seyahatim de diğerleri gibi sabahın erken saatlerinde başladı ve Türk hava yolları farklı ile uçtum yine. Yolculuk yaklaşık 2 saat sürüyor ve Venedik havaalanı da bir adacıktan oluşuyor. Oldukça sevimli ve gökyüzünden bu bir dolu küçük adacığı seyrettim ve uçak biraz daha yukarıda tur atsın istedim .
buradan 40 euro verip taxi ile public bir vapuretta (feribot diyebiliriz) ki buna bilet  12 euro ve 1.30 saat kanalları ve 9 durak noktasını geçerek San Marco meydanına varabilirsiniz. Elbette bu eğer San Marco meydanına gitmek için bir tarif. Biraz hızlı ve özel gitmek isterseniz de 120 euro vererek deniz taxi ile 15 dk da San Marco meydanına varabiliyorsunuz. Sizler gidecek olduğunuz yere göre seçeneklerinizi havaalanına indiğinizde turizm ofise sorup, mappa (harita) alarak ya da öncesinde araştırıp bilerek gidebilirsiniz. Bu  benim deneyimlerimden oluşan bir yazı.
Bu uzun seyahat benim tercihim oldu çünkü sabah erken saatte Venedikteydim ve biraz şehir turu, kanallar ,halka ve turistlere karışmaktan daha iyi bir başlangıç olamazdı benim için.
Otel yürüyerek 10 dk. Bu arada 2 köprü geçiyorsunuz ve muhteşem San Marco meydanı, saat kulasi, çan kulesi ve bazilikası sizi karşılıyor. Fonda nefis kahve kokusu ve özlediğim İtalyanca neşeli konuşmalar ile bu sempatik yüzler sabahıma nasılda güzellik katıyor.
Bu ülkenin her yerinde yaşarım. Kesinlikle benim memleketim İtalya.
Oteller burada birbirine yakın ve kalite olarakta benzer özelliklerde. Öneri otellerim:

Otellerde açık büfe kahvaltı yeterli oluyor güne başlamakta. Sabah sokaklar nefis kahve kokularıyla zaten gününüzü güzel başlatacak eminim ki. Bir de bol bol klasik müzik duyacaksınız. Ben çok yorgun olmama rağmen akşam meydana yakın bir eski kilisede( şapel demek daha doğru olur) yaklaşık 1 saat süren bir opera izledim. Bilet fiyatları 28 euro. Ancak kesinlikle dinlemenizi ve daha az yorgun bir akşamınızı ayırmanızı öneririm. Gün içinde sokaklarda bilet satışlarını zaten göreceksiniz. Vivaldi nin topraklarında onu dinlemeden dönmemelisiniz.
Italyaya denilince elbette pizza ve pastalar yenmeden, şaraplar içilmeden dönülmemeli. Bu mutfağa aşık ben deliler gibi pizza ve makarna yiyip durdum. Neyse ki tüm gün sokakları arşınladığımdan kilo  almadan dönüyorm tüm seyahatlerimden. ( öyle ki sıklıkla gittiğim güneydoğu dan bile kilo almadan dönebiliyorum)
Yemek için öneri yerlerim var elbette. İyisiyle kötüsüyle kendim deneyimledim. Ilk gün Rialto köprüsü kenarında tipik turist modunda dayanamayıp kendimi Ristorante Rialto ya attım ve pizza & vino rosso yaptım. Nefisti. Ya da ben bu tatları fazla özlediğimden bana öyle geldi. Aslında oldukça basit bir yer ama manzarası gayet başarılı ve merkezde. Zaten Rialto köprüsünü görmeniz gerekiyor. Köprüden geçip pazarı dolaşmalı karşı yakadaki daha iyi olan restaurantları deneyimlemelisiniz. Gece 11’e dek açık tüm dükkanlar. Sokaklar da neşeli kıpır kıpır ancak 11 den sonra sessizlik ve ıssızlık hakim oluyor. Ve arasokaklarda alkolden iyice yürüyemez hale gelmiş genç ve çapkın İtalyanlar. Benim gibi yalniz seyahat edenlere çok önermiyorum. Fazla cesurca olabilir. Gerçi tehlikeli bir şehir değil. Ama sokaklar kesinlikle karanlik dar ve labirent gibi.
Ristorante Marciana , Ristorante Beppino, Rossopomodoro ve Ristorante Antico Pignolo da önerilerim arasında. Özellikle Antigo Pignolo da 5 peynirli makarnayı denemelisiniz. Elbette tüm şarapları da mutlaka tadın.
Biraz yürümek ve yemek sonrasında Venedik’deki tek gasinoyu da görüp vakit geçirmek isterseniz (ki öneriyorum) yakınındaki Trattoria Ai Do Mori’de mutlaka bir akşam yemeği yiyin.
Bu kadar yemek üstüne elbette kahveler ve tiramisu ile il gelato yemeden asla ama asla dönmemelisiniz. Dünyanın en güzel dondurmasını yapıyor şu İtalyanlar bence. Neyse ki aynı tadı istiklal caddesinde tünele giderken de bulmak mümkün. ( benim gibi 12 ay dondurma yiyen delilere öneriyorum. )


Bu arada şarapta Cantine Leonardo Da Vinci muhteşem.3 lt lik şişesi 80 euro. Birra moretti de içmeli yanında cips yemelisiniz. Özel soslu peynirler güzel şarapla akşamınıza keyf katacak eminim. Cavatappi wine bar local bir bar. Venedikliler iş çıkışı gelip atıştırıyor ve içiyor. Orada kendimi iyice Venedikli hissettim. (Bu bir haftalık seyahatimin en güzel yanlarından biri ise unuttuğumu sandığım italyancamın hala italyan sanılacak kadar iyi olması. Bu beni elbette feci mutlu etti.)
Deniz ürünleri oldukça taze olduğundan bol bol bu ürünleri yiyip deneyimleyin . Makarnanızda pizzanızda risottonuzda hep deniz ürünlü olsun. Tabi benim gibi denizden ne çıksa yerimci iseniz.
Özellikle Burano adasında trattoria maddalena veya via rosso ristorante de risotto tipico burano’yu öneriyorum.
San Marco meydanında yürüyerek 10 dk da ulaşabileceğiniz turistik olmayan ve daha çok yerli halkın yaşadığı Garribaldi bölgesi daha sakin ve bilmeyenler pek gitmiyor. Ama yolunuz Venedik'e düşerse ve bunları okuyorsanız mutlaka not alın. Bu bölgeyi dolaşın. 1664 ve ya Lanuova Perla'da bişeyler yiyip için ve manzaranın tadını çıkarın.

Tüm bunların yaklaşık fiyatı ne diye düşüneceksiniz. Hemen bir ortalama vereyim o halde. Pizza, şarap tatlı  kahve kişi başı 20-30 euro ödersiniz. Ben şanslıyım çünkü herşey tek kişilik. Yemekte maksimum ödediğim rakam 50-60 euroyu geçmedi ki şarap sayısı artmıştı.
Venedik San Marco meydanından Burano adasına taxi( water taxi) ve ya toplu taşıt gibi kalabalık bir vapuretta ile de biraz uzatarak yolu gidebiliyorsunuz. Ben otelin free özel taxi ile murano ya oradan da 120 euro vererek yine özel taksi ile Buranoya gittim. 15 dakika süren adalar arası yolu dönüşte public tekne ile biraz uzatarak ama sadece 7 euro ya yaptım. Size hangisi uygunsa onu deneyimlersiniz. Ancak özel taksileri zaman sorununuz yoksa çok önermiyorum. 120 euro ödemeye 15dk için hiç gerek yok.
Murano adası sadece cam atölye ve fabrikaları ile dolu. Tamamen bunu üreten ve show amaçlı kullanılan fabrika atölye galeri ile ünlü. Elbette gidip görün ancak kesinlikle alışveriş yapmayın derim. İnanılmaz bir kazıklanma yaşarsınız. Cam bir büst heykel fiyatı 13.500 euro dan sıkı pazarlığım sonunda 6250 euro ya düştü. Almak gibi bir niyetim yoktu ama  kazıklanmanın sınırını merak etmiştim. Ben tüm o ürünleri Venedikteki dükkanlarda yine pazarlık ederek satın almanızı öneriyorum.
3 tane mağazası bulunan Viva tüm murano cam ürünlerinin satış yeri . İnanılmaz güzel takılar var. fiyatlar bir küpe 40 euro olacak şekilde tahmin edin.  (www.vivavenice.com)
Alima 2 adet mağazası var ve küçük hediyelik eşya, magnet, maske vb alabilirsiniz. Magnetler 2 euro dan başlıyor. Küpeler 6  euro maskeler 15 euro dan yüzlerce euro ya kadar büyüklük, işçilik ve kalitesine gore değişiyor.
Murano adasında New Murano Gallery herşeyin mutfağını görmeniz açısından şahane. Sadece fiyatlar korkunç rakamlarda. Sakın şaşırmayın. Ancak kanal kenarındaki bu büyük galeri ihtişamıyla sizi büyüleyecek.

Son olarak Murano, Burano , Torcello ada turları yapmak isterseniz 20 euro
Aile ve 7 yaş altı çocuk indirimi var.
Canal Grande – Büyük Kanal turu 30 euro
Gondola yani Gondol Turu yapmak isterseniz 28 euro  serenade isterseniz de 40 euro ödemelisiniz.


Şimdi de benim gözümden Venedik ve onun dar, renkli sokaklarını hissetmek, yaşamak.
Tüm seyahatlerimde sokaklar, özellikle bilinen dışında o şehirli gibi ara sokakları gezerek yaşayarak hissederek dolaşırım. Bu tavrım Venedikte de devam etti. Herkes meydanda birbirini iterek fotoğraf çekerken baktım olacak gibi değil. Ben toplu fotoğraf çekmelere zaten alışkın değilim ve hiç sevmem. Hele ki… ( burayı yazıp sildim. Bana kalması sanırım daha iyi olacak) kendimi ara sokaklara bıraktım. Yürüdüm. Hiç düşünmeden. Nereye gittiğimi planlamadan ve bilmeden. O dar sokaklar beni köprülere, kanallara, çıkmaz sokaklara, otellere, küçük meydanlara çıkardı. Küçük cafetaryalar , trattorio lar ve dahasına…
Bazen bir maskeli geçti yanımdan, hızlı telaşlı  meydana ulaşma ve poz verme  endişesiyle.
Bazen yaşlı bir Venedikli buongiorno deyip gülümseyerek. Uzaktan nefis sesler duydum ve nefis panino kokuları ile taze kahve kokusu birbirine karıştı yol boyu.
Sonunda ponte academia ya vardım. Ve sevindim şaşırdım. Istediğim yerlerden biriydi bu rota. Nefis bir manzarası  ve sokakları var. Santa Maria della salute kilisesi görülmeden olmazdı. Gördüm. Önünde biraz soluklandım. Hava da ne güzel güneşli sıcak. Fazla mı şanslıyım ne? Oysa bu mevsimde yağmurlu olmalı ve  aqua alta olmalı venedik. Ama güneş beni sıcacık sarmaladı “benvenuto meli” dedi. Hoşbulmamak elde mi?
Grande canale köşesinde olan bu muhteşem kilise ucundan San Marco meydanı çok güzel açıyla seyredebilirsiniz.
Günümün en güzel sürprizi Macar bir müzisyen oldu. Küçük meydanda kilise önüne oturmuş çalıyordu 17 .yy barok müziğini. Iki cd si vardı aldım hepsini. Fotoğraf çekmeden olmazdı elbet.


 *San Marco meydanındaki Çan kulesinden Venedik çatıları

 Odamın sofasından San Marco bazilikası ve küçük prens im
 ve keyf yapan biz ( küçük prens ve mey )
meydanda karnavalın ilk günü. maskesiz olmazdı



Venedik’te klasik bir turist olmaktan öte bir Venedikli gibi hissetmek için, sokaklara karışmalı önce.
Piazza San Marco elbette ilk göreceğiniz meydan. San Marco bazilikası , Çan kulesi, saat kulesi de öyle.
Hemen yanındaki Dükler sarayı ve gondollar ile köprüleri gördükten sonra -ki bunlardan en ünlüsü Rialdo köprüsüdür- şimdi maskenin altındaki Mey gibi dolaşma vakti.
Kocaman bir dünya şehr-i İstanbulumdaki üstüste yapışmış bir maske kirliliğinden sonra burada maske olduğunu bildiğiniz yüzler ve karnaval elbette çok daha güzel ve renkli geliyor. Sanki maskeli değilde herkes gerçekmiş gibi hissediyorum. Yüzümdeki maskenin bir benzeri daha yok. Aynı maskeyi takan pek az gördüm ki onlarda bir kaç turist ve benzer küçük maskeler almışlardı. Ve bu çeşitlilik içinde maskemin  tek olması beni  mutlu ediyor.
Öncelikle herkesin bana bakıyor olması ve fotoğraf çekmek istemesini biraz yadırgıyorum. Nefes almakta ve hareket etmekte zorlanıyorum. Neyseki bu tüm yüzü sarmalayan ve kocaman tüylerle başımın üstünden yükselen bu maskeye burun deliklerini açmışlar. Bu sıcak ve nemli hava başka türlü çekilemezdi.
Şimdi 5 önemli nokta var görülmesi gereken. İlki Galleria Degli Academia’dan Santa Maria Della Salute kilisesine kadar olan tüm ara sokaklar ve o bölge. Sanat galerileri, müzeler ve çok güzel ara sokaklar var.

Ve ikinci Rota Chiesa Di S. M Giacomo Dall’orio ve çevresi. Oradan Museo Ebraico (ve çevresi) bir de Misericordia var yakınında ki buralarda turistleri göremeyeceksiniz ve gerçekten bir Venedikli gibi olacaksınız.

Bu güzel şehir de yüzümde bir maskeyle ve kendim olarak rahatça dolaşmak, umarsızca sokaklarda kaybolmak, fotoğraf çekmek öyle büyük bir keyif ki tarifi zor. Bazı şeyleri ne kadar tanımlasakta yaşamak ve kendi deneyimlerimizi oluşturmak gerek.
Işte bu nedenle ben size küçük ipuçları verdim. Şimdi gerisi sizin hikayeniz olsun ve en yakın zamanda gidin Venedik’e kendi keşiflerinizi, keyiflerinizi yaratın.
Her zaman söylediğimi yineleyeceğim. Her nereye gidiyorsanız gidin turist olmanın dışına çıkın. Yerlisi olun. Hatta o yere ait herhangi bir parça en eskisinden. Böylece tüm dünya size aynı olacak eviniz gibi hissedebileceksiniz.
Ve bir de unutmayın ki nereye giderseniz gidin kaçtığınız her ne ise hep sizinle olacak ve aradığınız her ne ise de içiniz de.

Şubat’2014 Venedik- İstanbul



















sabah  çekime çıkarken... istikamet önce Murano adası :) maske bu kez çantada

 ve işte rengarenk Burano adasından . adada küçüçük zaten




San Marco bazilikası içinde olan orjinal atlar ki bunlar İstanbuldaydı... ahh çok eskiden


 San Marco bazilikası çatısından hemen arkamda görünen çan kulesi ki 60 metredir kendisi.
ve meydana uzaktan bir bakış...









kendi fotoğrafını çeken  İstanbul, Melissa MEY 




her fırsatta bi tramisu ve kahve olmalıydı...



 oteldeki deftere de yazdık... ordaydık çünkü :)



birazda yukarıdan Venedik ...


 ve MEY için artık dönüş vaktidir...

13 Şubat 2014 Perşembe

"Kalp Sever Akıl Almaz" demiş MEY

Sanırım insanoğlu var olduğundan beri var aşk ve sevgi... Ve o zamandan beri herkes kendince tanımlamış, yorumlamış, yazmış çizmiş neler neler yaratmış bu kelime için. Yine de aslında kimse tam olarak çözememiş. Ne tarifini ne sorunlarını...
   Bu 14 şubat haftasında Küçük Prens ısrar etti ve bir ben kalmıştım sanırım bulaşmayan, ehh hadi yazalım bişeyler dedim. Ama küçük prens de yardım etti bu yazının her bir cümlesine.
Elbette fonda dinlediğim müzikler, şimdiye dek okuduğum kitaplar, gördüğüm aşk filmleri, ya da ender olarak görüp feci imrenip gözyaşlarımı tutamadığım elele olan aşkları gözlerinden taşan yaşlı çiftler ve daha neler neler yardım etti.

Öncelikle bilinen ilk aşk şiirini paylaşmak isterim ve günün anlamına dair bir kaç cümle.

“1889′da Bağdat’ın 150 km uzağındaki Sümer kenti Nippur’da bulunmuş 4 bin yıllık bir tablet üzerindeki şiirdir. ABD’li Sümerolog Samuel Noah Kramer’in çevirdiği tableti, Türkiyenin ilk Sümeroloğu Muazzez İlmiye Çığ Türkçeye çevirmiştir.
*photo by MMEY "Kalp sever akıl almaz-2010-Paris"
Sümer inancına göre, toprağın bereketini ve verimli olmasını sağlamak amacıyla, Kral’ın yılda bir kez Bereket ve Aşk Tanrıçası Ellil yerine bir rahibe ile evlenmesi kutsal bir görevdi. Bu şiir büyük bir olasılıkla Kral Şusin için seçilmiş bir gelin tarafından yeni yıl bayramını kutlama töreninde söylenmek üzere kaleme alınmıştı ve ziyafetlerde, şölenlerde müzik, şarkı ve dans eşliğinde söyleniyordu.


"Damadım, kalbimin sevgilisi.
Güzelliğin büyüktür baldan tatlı.
Aslan, kalbimin kıymetlisi
Güzelliğin büyüktür baldan tatlı.
Benim değerli okşayışlarım baldan tatlıdır.
Yatak odasında bal doludur.
Güzelliğinle zevklenelim.
Aslan seni okşayayım.
Benim değerli okşayışlarım baldan tatlıdır."
Damadım benden zevk aldın.
Annem söyle sana güzel şeyler verecektir.
Babam, sana hediyeler verecektir.
Sen beni sevdiğin için.
Lütfet bana okşayışlarını.
Benim Tanrım, benim koruyucum.
Tanrı Ellil’in kalbini memnun eden Şusin’im.
Lütfet bana okşayışlarını.



Ve bu da çoğumuzun bildiği günün tarihçesi :

Sevgililer Günü, her yılın 14 Şubat günü birçok ülkede kutlanan özel gündür. Kökeni, Roma Katolik Kilisesi'nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bir din adamının adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bazı toplumlarda "Aziz Valentin Günü" (İngilizce: St. Valentine's Day) olarak bilinir. Valentine kelimesi, Batı medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılır.
Günümüzde, bazı toplumlarda sevgililerin birbirine hediyeler aldığı, kartlar gönderdiği özel bir gün olarak devam etmektedir. Tahminlere göre 14 Şubat günü, tüm dünyada 1 milyar civarında kart gönderilmektedir. Bunun yanı sıra hediye alımlarından kaynaklı piyasada satışlar artmaktadır. (wikipedia) http://tr.wikipedia.org/wiki/Sevgililer_Günü#Valentine

Şimdi de benim için günün anlamı ...
Özel günleri sevmem. Aslında sevmeye çalıştım ama  geçen yıl anladım ki yok olmuyor öyle siz özel gün diye özel etmeye çalışınca. Ve anladım ki her gün özel aslında. Ve her günü size özel kıldıran, öyle hissettiren insanmış özel.

Bu yazının neresinde fotoğraf var diye düşünebilirsiniz. Aslında her an hayatımızda fotoğraf var. Sizce o gün de fotoğraf çekilmeyecek mi? Şimdiden güne yönelik fotoğraf yarışmaları başladı bile. Sergiler, etkinlikler... Ben bir fotoğrafçı olarak diyorum ki fotoğraf çekmeyin. Çünkü onları silmesini bilmeyen bir toplumuz. Anıları biriktirmeyin. Geleceğinize de geçmişinize de saygı duymak adına.
* Bu fotoğraf Napoli gezimde kaldırımda çektiğim tam da günün anlam ve önemine yönelik bir fotoğraf.

photo by MMEY "Ti Amo -2009-Napoli, İtalya"

Ben size Şems aşkı diliyorum. Gerçekten sevgiyi yaşayıp görebileceğiniz, değerini bileceğiniz bir aşk diliyorum.

İşte ŞEMS’imden en sevdiklerim

*Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. Aman sakın kendini diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:
Bırak kendini, ko gitsin; akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!
*Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.
*Allah kılı kırk yaracak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır; bir de ölmek zamanı.
*Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma!Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde..
*Sevgi sabırlıdır, merhametlidir, sevgi kıskanmaz, sevgi övünmez, kibirlenmez, kötülük içermez,menfaat gözetmez, öfkelenmez, kötülük etmez, haksızlığa sevinmez fakat doğruya sevinir, her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi ümit eder, her şeye sabreder. Sevgi asla son bulmaz! (Aziz Pavlus’un Korintoslular’a 1. Mektubu 13. Bap – Kutsal Kitap)

Ve güzel bir söz daha vardır Kutsal Kitapta Süleyman’ın yazdığı neşideler neşidesi(ezgiler ezgisi) bölümünde.
Söz der ki :
“Beni yüreğinin üstüne mühür gibi koy, mühür gibi taşı kolunun üzerinde. Çünkü sevgi, ölüm kadar güçlüdür ve onun tam bağlılık talebi ölüler diyarı kadar katıdır. O Yah’ın ateşidir, alev alev yanar. Sevgiyi coşkun sular söndüremez, ırmaklar bastıramaz. Bir adam sevgiye bedel evindeki bütün değerli şeyleri verse de, hepsi bir hiç sayılır.”

*Küçük Prens diyor ki “beni biraz okusa şu büyükler… ahh bi kitabımı alıp okusalar, iç seslerini duyup çocuk yanlarını bi anlıkta olsa bulsalar ne mutlu olurdum. Ben bu gün bir çok gül göreceğim. Yüzlerce binlerce çok güzel güller. Ve bir kez daha gezegenimi özleyeceğim. Orada yalnız bıraktığım gülümü. Dünyanın hiçbir gülü benim gülümden daha kıymetli olamaz. Dostum tilkinin dediği gibi  gözler asıl görülmesi gerekeni göremez”. Gülümü benim için bu kadar önemli kılan ona harcadığım zamandı. İnsanlar bu gerçeği unuttular. Büyükler artık görmüyor. Gözleri görülmesi gereken hiçbirşeyi görmüyor. Ben gülümden sorumluyum ve ona harcadığım zaman ona verdiğim kıymettir. Sevgi emek ister. Aşk ise çok büyük bir tutku.”

Hepinize gerçek sevgi ve aşkı yaşadığınız 14 şubatlar değil her günün 14 şubat tadında olduğu  kocaman bir ömür dileriz. Ben ve Küçük Prens.






10 Şubat 2014 Pazartesi

Bu İş Çocuk Oyunu Değil !



photo by MM "yiterken çocukluk düşlerime saklandım"

"Yiterken Çocukluk Düşlerime  Saklandım" adlı bir fotoğrafım vardı, 2009'da Paris'te çekmiştim. graffiti olan bu  çalışmaya bu ismi vermemin elbette nedeni çok fazla. Ama hepimiz çocuk olduk ve o inanılmaz geniş hayal dünyamızda belki de en mutlu zamanlarımızı yaşıyorduk.
şimdi ne zaman yaşamın karmaşasında yorulup boğulacak gibi hissetsem yine o günlerdeki anılarıma sığınıyorum. Bu bana iyi geliyor. çocuklarla vakit geçirip onlar için iyi birşeyler yapabilmekte ruhuma şifalardan. Her birirnize yitip gittiğinizi hissettiğinizde çocukluk düşlerinize sığınmanızı öneririm.
Bugün uzun zaman fırsat bulamadığım bloğumu yazmaya karar verdiğimde ilk bu konuya değinmek istedim.
Her gün hepimizin gördüğü çocuk işçiler... Sokaklarda soğukta, karanlıkta, ellerinde selpak satarlar çoğunlukla ve ya araba camlarını silerler. Çöpleri karıştırıp geri dönüşüme yardım eder karşılığında küçücük elleriyle paralar kazanırlar. Bazıları her bir iş yerinde getir götür işlerinde ayakçılık yaparlar. İstanbul'da her adım başı rastlarız. Çeteler tarafından yönetilir, kullanılır ve hiçkimse birşey yapmaz. Sadece seyreder, tiksiniriz, bazen korkarız yarattığı tehlikelerden. gözlerine bakamayız...  Hiç öyle bir çocukla göz göze geldiniz mi?  İnanılmaz derin gözleri vardır. Dipsiz kuyular gibi derin ve karanlık. Yaşlarının  on katı gibi dururlar. Öyle çoktur ki yaşadıkları, omuzları öne çöküktür; yükleri hep ağırdır hayatlarında ve elleri hiç çocuk eli gibi değildir.
Bu yazıyı okuduktan sonra yine rastlayacaksınız onlara ve sizden ricam bu kez gözlerine bakın... Ve ellerine.. Bir kaç saniye de olsa ruhlarındaki sesi duymaya çalışın çocuk görünümündeki bu yaşlı küçük insanların.

2010 yılında "Baba Beni Okula Gönder" kampanyası için bir müzayede yapıldı ve gecenin en etkili eseri olacağını bilemezdim o sabah o kareyi çekerken.
Gaziantep'te bakırcılar çarşısında bir kız çocuğu, elinde süpürge çalışıyor. Oysa okulda olmalı. Elinde süpürge değil, defteri kalemi, oyuncağı belki...
Benden habersiz dakikalarca çalıştı boyundan büyük süpürgesiyle. Bende sabırla bekledim o anı. Ve sonunda beni gördü. Gözgöze geldik. Ben deklanşörün arkasından bakıyordum ona.  İşte o ilk kare gecenin rekor kıran eseri oldu ve yine kendi gibi kız çocukları için okul yapımında bir taş oluverdi. Şimdi  Konya Ereğli de bu güzel yurt çalışan bir çocuk işçinin eseri benim değil.
Bir  kaç ay önce çok sık kullanıp günlük gibi fotoğraflarımı paylaştığım (iphone um ile çektiğim) instagramda bir foto yarışma olmuş bende bu an'ı yakaladığım foto ile 1. olmuşum.
Güzel olan yine işe yaramış olması fotoğrafımın. Bir sosyal yardım projesine destek verebilmek, bir mesajla ulaşabilmek .
Çocuk işçilere yönelik çocuk hakları gününde bir etkinlikti bu ancak bu bir güne sığmamalı. birşeyler yapmalı, unutmamalı.
Hayata destek derneği bu anlamda çok güzel bir dosya hazırlamış. Plaket ile göndermişler, her birini dikkatle okuyup inceledim.
Her yıl yaklaşık 300 bin mevsimlik tarım işçisi yaşadıkları yerlerinden göç ediyor çalışmak için. Özellikle Güneydoğu'da pamuk tarlalarında.
Bu çocuklar  yılın yarısını çalışarak geçirip eğitimlerini yapamıyorlar. Sağlıksız ortamlarda kötü şartlarda yaşıyorlar. İş dışındaki zamanda ise birer küçük anne  baba gibi kardeşlerine bakıyorlar.  Peki ama nerde çocuklukları? Çocukluk düşleri, masalları, oyunları, yaramazlıkları.?

Bu iş çocuk oyunu değil'in güzel  broşürlerini aynen paylaşmak istiyorum.

ELİM SENDE
çocuk işçiliği  konusunda üreticiler aracılara, aracılar ailelere, aileler devlete, devlet yurtdışındaki alıcılaa suç atıyor. suçu kimse üstlenmiyor.
bu iş çocuk oyuncağı değil!

UZUN EŞEK
2015 yılında çocuk işçiliğini bitirmek için verilen söz sessizce 2016'ya uzatıldı.

SAKLAMBAÇ
Kanunen suç olan 5-10 değil, tam 1 milyon çocuk işçi Türkiye'den nasıl saklanıyor?

Sizlerde bağış yapabilir , kullanmadığınız giysi eşya ve oyuncaklarınızı bu çocuklara gönderebilirsiniz. detaylı bilgi için hayatadestek.org 'u inceleyin .


Hepimiz çocuk olduk değil mi? Küçük Prens  "İçinizi çocuk tutun ve onu yitirmeyin" diyor.